Greta Bradman aracılığı ile, henüz izlemeye başlamadan bizi uyarmış aslında Guillermo Del Toro,
“Bir masal anlatacağım, ama sonu iyi bitmeyecek.”
Bu filmin bende bambaşka bir yeri var, çünkü film izliyormuşum gibi hissetmedim seyrederken, aksine gerçekliğin tam içinde, aynı hayat gibi biraz kırık, biraz komik, biraz dost canlısı ve fazlasıyla yürek burkan, iki saatlik bir şiirdi izlediğim.
İzledikten sonra bir kaç gün, insan olduğumu sağda solda duyururken utandım. Sağ gösterip sol vuran bu filmi akıldan çıkarmak pek kolay değil, henüz izlememiş olanları uyarmak isterim, öncelikle “fantastik bir film izleriz, iki saatliğine kafamız dağılır” diye düşünenler, imdb’de yazanlara aldanmasınlar. Evet bir şeyler dağılacak, ama bu kafanız olmayacak. İnsanlığınız acıyacak, belki benim gibi filmi bir başkasına anlatırken ağlamaya başlayacaksınız. Bu tip yan etkileri göz ardı edemeyecekseniz izlemeyin derim.
Fakat, illa ki, şöyle sembolik, aslında bambaşka bir şeyler anlatan, şiirsel ve buruk bir masal izleyeyim diyorsanı, buyrun Pan’ın Labirenti burada, sizi bekliyor.
İki film birden izleriz, hangisi gerçek bilemeyiz, film bittikten sonra epey düşünürüz. Hatta o kadar düşünürüz ki konu, “insanlar neden böyle” sorunsalına kadar bile varabilir.
[box]
[/box]
İşin teknik kısmına girmemiz gerekirse -ki aslına bakarsanız bence hiç lüzum yok ama- filmin yönetmeni ve senaristi Guillermo Del Toro’dur ve bu filmin ardından kendisiyle ilgili düşüncelerim tamamen değişmiştir. Oyuncularımız, Ivana Baquero, Sergi López ve Maribel Verdu gerçekten iyi iş çıkarmışlar.
Son olarak filme dair iki cümle daha sarf etmek gerekirse,
“Gerçekler sizi sardığında, tek sığınağınız hayal gücünüzdür.”
ve küçük kızımızın ağzından,
“one day i found a big book buried deep in the ground, i opened it but all the pages were blank, to my surprise it started writing itself, one day i found a big book buried deep in the ground…”
